Prof. Dr. Gül İrepoğlu:Kaleydoskop gibi rengârenk bir hayat

Mimar, sanat tarihçisi, romancı Gül İrepoğlu, “Biraz Kitap, Biraz Sanat, Çokça Hayat” söyleşilerinin bu defaki konuğu. İrepoğlu’yla Mesut Cemil Bey ve Dürdane Hanım arasındaki aşkı anlattığı “Kavuşmak”tan yola çıkan keyifl i bir röportaj gerçekleştirdik... Nermin Sayın'ın haberi...

Mimar, sanat tarihçisi, romancı… Bunlar, Mesut Cemil Bey ve Dürdane Hanım arasındaki aşkı anlattığı “Kavuşmak” romanıyla gündemde olan Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun “şapka”larından birkaçı. Çok yönlü kişiliği ve üretkenliğiyle tanınan İrepoğlu’yla yeni romanından yola çıktık; müzik, koleksiyon, şiir ve yeni projeler “durakları”nda mola verdik.

● “Kavuşmak”ın macerası bir hanımefendiden aldığınız çağrıyla başlıyor. O güne dönelim mi?

Romandaki o sahne doğru, ben, bire bir deneyimledim… Kaç sene önce televizyonda bir kültür sanat programım vardı. Anlaşılan Dürdane Hanım (Altan) hem onu seyretmiş hem de romanlarımı okumuş. Ve öğrencisi olan arkadaşım Gönül Paçacı’ya demiş ki “Sen bana bu hanımı, buraya getir.” Gönül de bana dedi ki “Bizim bir hocamız var, huzurevinde. Seninle görüşmek istiyor.”

● Gönül Paçacı niyetini biliyor mu?

Hayır, hayır. Beraber gittik Yakacık’a. Yatakta ufak tefek bir hanımefendi, gözleri hâlâ harikulade. Bizi karşıladı. Biraz hoşbeşten sonra bana isteğini iletti: “Ben,” dedi, “bir gizli aşk yaşadım ve şimdi bunun yazılmasını istiyorum. Bunu da sizden istiyorum, siz yazacaksınız…” Beni nasıl seçti, hâlâ düşünüyorum. Fakat iyi ki de öyle olmuş. Belki romanlarda aşka yaklaşımımdan hoşlandı. Belki aramızda bir birlik hissetti ve dedi ki kendi kendine “Bak bu kişi, bunu yazabilir…” Yine de çok büyük bir güven bu. Çok sevinç verici bir şey ama bir yandan da korkunç bir sorumluluk! Ama bir yandan da o kadar cazip ki bu bir yazar için, kolay kolay karşılaşılabilecek bir şey değil yani. Onun için de “Hayır” demek mümkün değil ama tabii ürküyorsunuz… Mesut Cemil Bey’in ona yazdığı mektupları verdi o gün ve çok kısıtlı birtakım şeyler anlattı. Örneğin “Ben onun sesini ilk duyduğumda küçücük bir çocuktum” dedi, o olayı anlattı ve ben o sahneyi, tabii biraz süsleyerek romana koydum.

● Belirtmişsiniz de “Bu sahne gerçek” diye…

Evet… Ben bu romanda biraz böyle hesap vere vere gittim. Çok tereddüte düştüm, çünkü; bu formatta hiçbir şey yazmadım ben. Tarihi romanlar yazdım ve onlar da yani “roman roman”dı. Ama bu yazma sürecini işin içine sokan bir anlatı oldu. Dürdane Hanım’a olan saygım, sevgim ve hayranlığım, bir yandan da o sorumluluk beni buna itti herhalde. Hani bunu ne kadar yazmalıyım, ne yapmalıyım? Dediğim gibi, bana çok az bir şey anlattı. Ona nasıl tutkun olduğunu ve aşkının yıllar yılı nasıl devam ettiğini… Mesut Bey öldükten sonra 40 sene daha yaşamış ve hayatına hiç kimse girmemiş. Bunlardan başka bir şey yok. “Allahaısmarladık,” deyip çıktık biz. Eve geldim, o kadar yüklenmişim ki avaz avaz ağlamaya başladım. Sonra geçtim masamın başına ve hemen orada birtakım sahneler yazdım. Ama anlattığı şeyler değildi. “Neler yaşamış olabilirler?”i yazarak başladım. Zaten hep o şekilde devam etti. Bir daha da böyle bir görüşme yapmadık. Fakat ben her bölümü onun Yazar’a anlattıklarıyla açtım. Onun anlattıkları üzerine Yazar’ın düşüncelerini soktum. Yazar’ı da bir roman kahramanı haline getirdim ve o roman kahramanı olduğu anda ben olmaktan çıktı, başka bir kişilik oldu.

● Elinizdeki çok sınırlı malzemeyi romana dönüştürürken hayatınızda, diğer çalışmalarınızda önemli yeri olan bir sürü şeyden de yararlanmışsınız. Büyükada, Feyhaman Duran, mücevherler, mimozalar… Romanın âdeta fonu olmuşlar…

Mutlaka öyle. Zaten her anlatı, her metin yazarın kendi görgüsünden, bilgisinden besleniyor. Romancı kimliğim hep var ama bir yandan da sanat tarihçisi kimliği de giriyor ister istemez. Ama onu ben hep arka plana itmeye çalışıyorum.

● Yazar’ın yaratım sürecindeki iç hesaplaşmalarını da okuyoruz…

Tamamen öyle oldu, bu şekilde yapmak istedim. Bir yazar bir romanı kurgularken, sahnelerini açarken neler hisseder, nasıl bir kaygı duyar, nelerden beslenir, nelere sevinir gibi birtakım şeyleri de koymaya çalıştım romanın içerisine.

● Ama başrol daima aşkın…

Her şeyin önünde aşk var, bu romanı yazdıran aşk. Çünkü o yaşanmış, sahici bir aşk. Ve kahramanlarından birinin mutlaka yazılmasını, duyulmasını istediği bir aşk. Onun yaşamının amacı bu olmuş son zamanlarında: “Bu aşk duyulsun artık.” Hani bilen hiç mi yoktu? Varmış ama çok kısıtlı. Çünkü Mesut Cemil Bey’in kimliği belli; 1940’ların, 50’lerin çok tanınmış bir müzik insanı. Çok karizmatik, çok beğeniliyor, çok hayran olunuyor ve o da bunun karşılığını veriyor doğrusu, bu biliniyor. Dürdane Hanım bunların farkında ama o kadar âşık ki bu aşkı yaşamayı seçiyor. Tabii Mesut Cemil Bey hakkında çok araştırma yaptım. Onun hakkında yazılanlar var, “Nasıl biriydi, müzik dünyası neydi?” gibi. Ama Dürdane Hanım hakkında yok. Onu da eski öğrencilerine sordum. Fakat sonunda, onların yaşadıklarını tamamıyla kurguladım ve bunda da kendimi özgür hissettim doğrusu. Kendi kendime izin verdim, Dürdane Hanım’ın izniydi bu çünkü… Onunla huzurevinden birkaç yıl sonra bir kere daha karşılaştık ama bu oturup sohbet etmek gibi değildi. Gönül Paçacı, Dürdane Altan onuruna bir konser düzenlemişti, ben sundum. Ambulansla getirdiler, tekerlekli sandalyesine yerleşti, izledi. Ben ne yaptım o konserde? O güne kadar yazdığım birkaç sahne vardı, her bölüm arasında onlardan pasajlar okudum. Sonunda çok teşekkür etti bana, çok sevdiğini söyledi. Bu kadarını icazet almış oldum. Fakat, benim kabahatim, araya başka kitaplar girdi. Sonra onu kaybettik ve o cenaze sahnesi yaşandı. Sonradan düşündüm ki bu kadar beklememin de bir nedeni vardı; o çok enteresan olayın da romana girmesi için böyle beklemem gerekiyormuş.

Mesut Cemil’den Clapton’a Callas’tan Münir Nurettin’e

● Müzik, romanınızda âdeta bir karakter. Enteresan olanı Türk müziğinin yanı sıra Beatles da, Eric Clapton da beliriyor satırlarda… Tabii bunlar “Yazar” karakteri dolayısıyla varlar. Hayatınızda da müziğin çok önemli olduğunu biliyorum. Merak ettiğim, bu romana başlamadan önce Klasik Türk Müziği’ne bu kadar ilginiz var mıydı?

Yoktu… Hiç yoktu… Bu romanı yazma süreci beni de eğitti ve değiştirdi. Aslında yazdığınız her kitap sizi eğitir, bu böyledir. Roman benim kişilik olarak da, zevk olarak da üstüne bir şeyler katmamı sağladı. Çünkü, dediğin çok doğru; ben Klasik Türk Müziği’ni bilen bir insan değildim. Ciddi bir şekilde araştırdım ve çok dinledim. Çalıştım, öğrendim, çok da zevk aldım ve dinlediğim müzik türleri arasına girdi… Ben en çok opera dinliyorum yazarken. Özellikle Maria Callas’ı, onun sesinin rengi bambaşka. Gelmiş geçmiş en müthiş soprano olarak görüyorum ben onu. Muhakkak çağımızda da çok çok iyiler var, bir Renee Fleming var, bir Montserrat Caballe var; hepsi çok çok saygıdeğer ve iyiler ama Callas’ta başka bir şey var. O hüzünlü kişiliğini de yansıtıyor ve benim yazdıklarımla çok tutuyor.

● Peki “Kavuşmak”la hayatınıza giren şarkılardan favorileriniz hangileri?

Biri Gönül Paçacı’nın besteleği, Attilâ İlhan’ın o harikulade şiiri “Ayrılık da Sevdaya Dahil.” O hiçbir yerde yok, internete yüklenecek şimdi. Bir numaram o! Bu şiirin başka besteleri de var, onlar da çok güzel ama şiirden kısa bölümler alıyor. Bu baştan sona; 17 dakika sürüyor. Bir de tabii Mesut Cemil Bey’in “Nihavend Saz Semai”i. Müthiş. Bir yandan nasıl modern. Çünkü Batı müziği eğitimi de var. İkisini harmalamış ve çok başarılı bir harman olmuş. Bir de, içimi hep çok parçalayan bir şarkıdır o; Münir Nurettin Selçuk’un sesinden “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın.”

“Beklentilerini geniş tutmalısın”

● Siz çok yönlülüğüyle de bilinen bir yazarsınız. Biraz anlatır mısınız, bu nasıl bir çerçeveden bakmanızı sağlıyor hayata?

Hayatı çok zenginleştiren ve renklendiren bir şey. Ben renk çok severim! Tabii ilk eğitimime gidersem mimarlık eğitimi insana çok geniş bir vizyon veriyor. Oradan yola çıktım ben hep, sonra sanat tarihçisi oldum, romancı oldum; olabildimse tabii. Ve bir yandan da tasarım denen şey hayatın hep içinde ve benim için de çok önemli. Örneğin bir porselen firması için bir Osmanlı serisi tasarlamıştım. Osmanlı mücevherinden esinlenen mücevher koleksiyonlarına danışmanlık da yapıyorum. Mücevher bence hayatı ve sanatı yansıtan en sofistike nesne. Diyeceksin ki “Herkes alabilir mi?” O koleksiyonun parçalarına ben sahip değilim. Ama onu tasarlamak, insanların beğenip taktığını görmek, sahip olmaktan daha büyük bir keyif… Paylaşmaya geliyor her şey. Romanlar bir sürü dile çevrildiğinde hiç tanımadığın insanların seni okuduğunu hissetmek çok büyük bir ruhsal tatmin. Bütün bunlar, yazdığın her şeye yansıyor. Çok yönlü derken, hayattaki beklentilerini de geniş tutmalısın, diye düşünüyorum. Bol bol hayal de kurarsan, hayat sana bir şeyler veriyor. Ha bunun maddi karşılığını yeterince alır mısın, ben pek oralara gidemedim henüz ama olsun. Ruhsal karşılığı çok aldım ve benim için çok değerli. Romandan bir örnek vereyim: Bu romanda ben renkler yoluyla duyguları ifade ettim. Bu da benim kişiliğimi yansıtan bir şey ve renklerle ifade, neyi ifade edersen et, insanın dünyasını çok zenginleştiriyor. Bunu öneririm insanlara; renkleri daha çok görüp daha çok fark etmelerini. Bir de şiir okumalarını. Ben ruhumu sağaltmak istediğim zamanlarda açıp Ziya Osman Saba okurum. Tabii Attilâ İlhan başımın tacı.

Safiye Ayla gerçek Aliye Berger kurgu

● Romanda pek çok tanıdık sima da var. Kendi adıma Safiye Ayla’ya, Aliye Berger’e rastlamaktan çok hoşlandım…

Zaten şimdi Aliye sırada. Ona çok yakın hissediyorum kendimi… Aliye beni zaman zaman ağlatan bir sanatçıdır. Yıllar önce bir sergide onun bir karakalem Büyükada’sının karşısında ben ağladım. İnsanlar da bana baktı; “Bu kadın deli mi, bunun karşısında mı ağlıyor?” diye. Bir bağ var Aliye’yle aramızda. Onu muhakkak yazacağım. Buradaki Aliye’li sahneler kurgu, Feyhaman Duran da. Safiye Ayla’yla Radyoevi önündeki karşılaşma sahnesiyse gerçek. Ben o sahneyi açtım, hayalimde canlandırdığım şekilde yazdım, giysi ayrıntılarıyla, birbirlerine hafifçe bakışlarıyla. Müzeyyen Senar’la ise bir dostluğu var ama bir anekdot yok, ben kurguladım. Cevdet Çağla da sahiden onun Mesut Cemil Bey’in arkasından yazdığı şiiri bestelemiş ve ona sanki bir matem hediyesi gibi vermiş.

Şimdilerde birkaç kitaba birden çalışıyor

● Nefis bir kütüphanenin önündeyiz ve ben hemen yazmayı planladıklarınızı sormak istiyorum…

Bir sır vereyim, bu kütüphanedekilerin bir kısmı yazmayı tasarladığım romanlar için kümelenmiş.

● Bir “Fatih Sultan Mehmet” kitabı gördüm…

Projelerden bir tanesi o ama Fatih’in kendisi değil. O da var romanda ama ana karakter son Bizans imparatoru… Çok Bizans okuyorum son zamanlarda, “Kritovulos Tarihi” okuyorum meselâ. Tarih seviyorum. O romanı yazmaya epey önce hazırlandım, epey de yazdım, bir kenarda duruyor. Başka büyük bir projem var, sevgili Aliye Berger var. Bir de “Bazı Küçük Dramlar” var. Deneyimlediğim, gözlemleyip çok içimi sızlatan şeyleri hep not ederim oldum olası. Onları bir araya getirmeyi düşünüyorum. Hatta belki önce o gelir…

● “Yazarın her zaman yeğlediği, yazılı bilgilerden çok, elde edebildiği fotoğrafların söylediklerini yorumlamak…” diye bir cümleniz var “Kavuşmak”ta. “Bir fotoğraf neler söyleyebilir?” diye sorsam…

Hiç tanımadığım insanların fotoğrafları beni hep çok etkilemiştir, onları tek tek incelerim, çocukluğumdan beri. O fotoğraflardaki insanların, o kare alınırken ne düşündükleri hep beni çok ilgilendirmiştir. O kimdi? Sonrasında ne oldu? Nereye gitti? Üzerindeki paltoyla yeterince ısınıyor muydu, yoksa üşüyor muydu? Savaş zamanları fotoğrafları, liman ya da eski yelkenli fotoğrafları çok ilgilendirir beni meselâ. Böyle bir dosyam da var “Eski Rüzgârlar” diye. Biriktiriyorum o fotoğrafları… Bilmiyorum, bunların hepsini yazmak mümkün olacak mı… O fotoğraflardaki her bir insanın bir hikâyesi var, her biri bir dünya. Ama orada öylece bakakalmış, bize bakmış ve yok olmuş gitmiş şimdi. Belki kemikleri bile kalmamış ama bize o fotoğraf gelmiş. Hiç tanımadığı insanlar gözünü değdiriyor şimdi ve onunla göz göze geliyor o fotoğraflar. Bunlar hep çok ilgilendiriyor beni, yazmak istiyorum ve bazen de yazıyorum…Yazacak çok şey var kafamda…

EKONOMİ HATTI / HABER MERKEZİ

Burada yer alan haber, yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, yetkili kuruluşlar tarafından kişilerin risk ve getiri tercihleri dikkate alınarak kişiye özel sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler ise genel niteliktedir. Bu tavsiyeler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Bu haberde yer alan bilgiler www.ekonomihatti.com'un Araştırma Bölümü tarafından bilgi verme amacıyla hazırlanmış olup herhangi bir hisse senedinin alım satımına ilişkin bir teklif içermemektedir. Veriler, güvenilir olduğuna inanılan kaynaklardan alınmıştır. Bu kaynaklardaki hata ve eksikliklerden ve bu bilgilerin ticari amaçlı kullanılmasından doğabilecek zararlardan www.ekonomihatti.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. İşbu haberdeki tüm görüş ve tahminler, söz konusu haber tarihiyle www.ekonomihatti.com'a ait olup diğer AHSAM Araştırma Merkezi'nin görüş ve tahminlerini temsil etmemektedir. Bu haberdeki tüm görüş ve bilgiler önceden haber verilmeksizin değiştirilebilir.